Eğitim-Sen Kartal 5 no’lu Şube Başkanı Nejdet Uygun: Eğitim-Sen bir anlamda sivil itaatsizlik gibidir. Faaliyet anlamında fiili ve meşru mücadeleyi esas alırSendikalı arkadaşlarımın katkı payı ilişkisine asla bulaşmaması gerektiğini düşünüyorum.  Eğitim-Sen’i kısaca tanıtır mısınız? TÖS 1971’de kapatıldıktan sonra TÖBDER adı ile sendika faaliyetleri devam etti. TÖBDER 1980’de kalktı. Eğit-Der., Eğit-İş ve Eğit-Sen. 1995’de birleşerek Eğitim-SEN ortaya çıktı.

Eğitim-Sen’in diğer sendikalardan ayrıştığı nokta nedir?

Eğitim-Sen birinci olarak; emeğin hakkını savunan eğitim-iş kolunda bulunanların, kendi dinamizmleri ve mücadeleleri sonucunda kazanılmış bir örgüttür. Eğitim-Sen., KESK biraz sivil itaatsizlik gibidir. Olmayan süreçte başladı sonrasında fiili olarak meşrudur dendi. Hukuksal zemini sonra yaratıldı. İşte Eğitim-Sen böyle bir sendikadır. Eğitim-Sen siyasi partilerden bağımsızdır. Ancak siyasetin bir hak olduğunu savunur. Tep tip insanı asla kabul etmez. Kültürel farklılıklardan yanadır. Faaliyet anlamında fiili ve meşru mücadeleyi esas alır.

Elinizdeki istatistik bilgilere göre eğitim alanında çalışan sayısı ne kadardır? Bunların kaçı sendikalıdır?

Eğitim-iş kolunda çalışan insan sayısı 700.000, fiili olarak öğretmenlik yapan ise 400.000’dir.
Eğitim-Sen’in şuan iki yüz bin üyesi var. Eğitim-iş kolunda çalışanların yaklaşık yüzde ellisini örgütlemiş durumdayız.

Bu sayıyı nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bunu yeterli görmek mümkün değildir. Hedefimiz iş kolumuzda var olanların tamamını örgütleyebilmektir. Sayının yetersiz olmasının bizce farklı nedenleri var. Türkiye gibi örgütlenmelerin sınırlandırıldığı, dönem dönem baskı altına alındığı, insanların sürekli kendine yabancılaştırıldığı, örgütlenmekten kaçırıldığı bir ülkede örgütlenme pek çok insana uzak bir kavramdır. Yoksulluk düzeyinde yaşayan çalışanlar, sendikanın yaşamlarındaki önceliklerinin farkına varamıyorlar.

Batıya göre bizim sendikacılıkta geldiğimiz noktayı nasıl değerlendiriyorsunuz?
egitimsen2.jpgBatı diye kastettiğimiz Avrupa birliği ülkeleri ise bu tabii ki direk ekonomi ile bağlantılıdır. Bu ülkelerde ekonomiz problemden söz edilemez. Bizde ise durum çok farklıdır. Batı dediğimiz ülkelerde sendikaların, kitle örgütlerinin kollayıcı işleri vardır. Bizde ise yapıcı ve geliştiricidir.
Batıda sendika var olana dokunulduğu zaman, kısıtlandığı zaman ayağa kalkıyor. Yani pozisyonlarını koruma ve kollama dışında bir problem yok. Bize değiştirme dönüştürme müdahale etme söz konusu. Yani yapıcı pozisyondayız. Böyle bir fark var aramızda.

Çalışmalırınızda siyasi otoritenin baskısını nasıl hissediyorsunuz?
Son günlerde yaşadığımız bir olay bu sorunun yanıtı olacaktır. 5 Kasım’da sağlık çalışanları iş bıraktı. Bu ülkenin başbakanı, sağlık bakanı televizyona çıkıp, hak arayan insanların sorunu nedir deyip dinlemek yerine, bu insanları kabaca ve sorumsuzca eleştirdiler aslında aşağılayarak rendici ettiler. İşte bu baskıdır. İçişleri Bakanlığı kanalıyla valiliklere, valiliklerde kurum müdürlüklerine genelgeler gönderir. Bu genelgede eylem programımızı bildirerek adli ve idari mekanizmaları harekete geçirirler. Bu da bir baskıdır. 4688 no’u yasa sendikalaştıran bir yasadır bizce. Hak arayan sendikanın karşısına çeşitli ceza yasaları idari soruşturmalar çıkıyor. Yani o yasada tanımlanan haklar bile kullandırılmıyor. Bir ülkenin başbakanı böyle yaklaşırsa valisi, kaymakamı nasıl davranabilir ki…

Yeni personel yasasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Biz emekçiler açısından baktığımızda; biz hem hizmet üretenler hem de hizmet alanlarız. Bu devletin merkezi, hantal bürokrat devletin halk denetimine açılabilmesi için yerelleşmesi gerekiyor. Devletin demokratikleşmesini en çok savunan Eğitim Sen, KESK’tir. Bu demokratikleşme yasası değil ticarileştirme yasasıdır. Yani devlet üzerinde olan yapmakla yükümlü olduğu hizmet için vergi topluyor. Kamusal hizmetleri üzerinden atıyor. Yerellere bazı hizmetleri devrederek, kamusal hizmetleri yerellerin parayla satmasını sağlıyor. Yani Eğitim, sağlık artık parayla satılacak bir meta olacak. İkinci olarak çalışanların iş sürekliliği ortadan kaldırılıyor. Sözleşmeli ve performansa dayanan bir iş hukuğu getiriliyor. Yani amir her şeyin başı çalışan onun kulu durumuna gelecektir. Çalışan ona yaranmak zorunda kalacaktır. Bu yasanın bir reform olduğunu düşünmüyoruz. Elbette ki reformlarda biz de varız.

Sendika içinde taban ve tavan arasında bir kopukluk olduğunu düşünüyor musunuz?

Bizim yaklaşımımız, aşağıdan yukarıya ve katılım yoğun bir şekilde yaşandığı sendikal bir süreçtir. Demokratik bir katılımdır. İş yerleri birer karar mekanizmasıdır. Son dönem de farklı nedenlerden dolayı iş yerleri ile bağ zayıfladı. Bunun sebebini bizde araştırıyoruz. Bu durumu gidermek için, canlılığı ve dinamizmi arttırmak için iş yeri gezileri ve motivasyon toplantıları yapıyoruz. Bu kopukluk birazda yaşamda esen rüzgarlarla alakalıdır. Yani yaşamda paylaşımcı ve eşitlikçi değerlerin rüzgarları yerine ben ve bencilliğin rüzgarı esiyor. Bu durum tembelleştiriyor, umudumuzu törpüllüyor. Böyle olunca coşkularımız, dinamizmimiz azalıyor. Eskiden olduğu kadar örgütümüze, umutlarımıza çok fazla kendimizi veremiyoruz.

Sendika olarak hizmet verdiğimiz veli ve öğrencilerin bilinçlendirilmesi konusunda yapılan çalışmalar nelerdir?
Sendikamızda direk böyle bir faaliyet yok. Bizce eğitim üç ayak üzerinde kuruludur. Öğretmen-öğrenci-veli. İdareyi bir ayak değil bir koordinatör olarak görüyoruz. Bu ayakların ortak yaklaşımı olmadan eğitim alanında sorunların çözülebileceğine inanıyorum. Ama sendika persfektimiz içinde öğrencileri merkeze koyan ve öğrenci sorunlarına duyarlı bir yaklaşım esastır. Ayrıca velinin eğitime aktif olarak katılımı mutlaka sağlanmalıdır.
Eğitim kamusal, devredilemez bir haktır. Bu açıdan eğitim parayla satılamaz diyor ve katkı payına ısrarla karşı çıkıyoruz. Ben sendikalı arkadaşlarımın bu katkı payı ilişkisine asla bulaşmaması gerektiğini düşünüyorum. Bu eğitimin paralılaştırılmasının ilk aşamasıdır dedik ve gördük ki bugün paralı eğitim için düzenlemeler yapılıyor.

Eğitim-Sen’li bir öğretmen: ALİ ŞEN

“Sendikalı öğretmen örnek öğretmen olmalıdır.”

“Sendikalı öğretmen çevresine örnek olabilen (eğitimciliği ve kişiliğiyle) paylaşabilen kendisiyle ve hayatla barışık olmayı becerebilen, özgüveni pekişmiş, olaylara ve hayata (yeni durumlara) yorum getirebilen, sağlıklı düşünüp doğru karar vererek kararının arkasında duran kişi olmalıdır.”

Ne kadar zamandır sendikalısınız?
Sendikal çalışmalarda Eğit-der başkanlığından beri bulunuyorum. Yıl olarak 1988 denilebilir.

Kişi neden sendikalı olmalıdır sizce?
Gelişen teknoloji insanların yaşamına müdahale etmektedir. Bunun karşılığında insanlar sivil toplum örgütlerinde sorunlarını çözüm yolları ve mücadele yöntemleri noktasında bir araya gelmek zorundadır. Bu sorunların çözümünü beraberinde getirir. Günümüzde her bireyin hakları ile ilgili sendika, sivil toplum örgütleri ve dernekler yoluyla sorunların çözümünü ve mücadele gücünü birleştirmek zorunda olduğundan örgütlenmelidir

Sizce Eğitim Sen’in işleyişindeki aksayan yönler nelerdir?
Eğitim-Sen’in sendikal anlayışı meşruiyet düzeyinde yükseldiğinden zaman zaman iktidarlar tarafından baskı görmekte. Kamuoyuna kavgacı, uzlaşmaz ve marjinal bir oluşum olduğu hissiyati verilmekte bu da sonuçta sendikalı olması gereken eğitim emekçilerini mücadelenin dışında kalmasına yol açmaktadır. Sendikanın iç işleyişinden meşruiyet tartışması bittiğinden ve sendikaların yasal olarak kurulması yönündeki engeller kaldırıldıktan sonra mücadele yöntemi, araçları ve alışkanlıklarını gözden geçirmek durumundadır. Yani sendikanın kurulması mücadelesi ile haklar ve özgürlükler mücadelesi ve yöntemi farklı olmalıdır. Sendikanın çözmesi gereken problem kurumsallaşma ve profesyonelleşmedir.

Sendikanın işleyisinde tavan ve taban arasında iletişimsizlik var mı?
Sendikanın işleyişi tabanın iradesi sendikal işleyiş kanalları doğru kullanıldığında (işyeri temsilcisi, şubeler, genel merkez) genel merkezle şubeler ve işyerleri arasında çok iyi işleyen bir ikilenme söz konusudur. Yanı asıl olan işyeri çalışanlarının sorunlarını etrafında birleşip kendi sorunlarından başlayarak çözüm üretmek için ortaklaşmalarıdır. Yani işyerleri olmadan genel merkez olmaz. Önemli olan kişisel (grupsal) faydaları düşünmeden emek mücadelesinin içinde samimi şekilde yer alıp tuğla üzerine tuğla koymaktır.

Size göre sendikalı öğretmen nasıl olmalıdır?
Herşeyden önce mesleği konusunda araştıran, sorgulayan ve yorumlayıp yaşayabilen insan olmalıdır. Çevresine örnek olabilen (eğitimciliği ve kişiliğiyle) paylaşabilen kendisiyle ve hayatla barışık olmayı becerebilen, özgüveni pekişmiş, olaylara ve hayata (yeni durumlara) yorum getirebilen, sağlıklı düşünüp doğru karar vererek kararının arkasında duran kişi olmalıdır.

Sendikada her öğretmen düşüncelerini dile getirebiliyor mu? Kabul görüyor mu?
Düşünsel anlamda kendisini ifade ediyor olmasına rağmen pratikte farklı düşünebilen, kendini farklı gören insanların sendikalarda yeteri kadar yer alıp kendilerini ifade etmediklerinden bu kanal zaman zaman tıkanabiliyor. Bunu açmanın yöntemleri sendikanın herkes tarafından kabul gören ihtiyaçlar (bireysel) bağlamında yaptığı faaliyetler ve bu faaliyetlerin tanımının iyi yapılmasından geçer. (Tiyatro, folklor, drama, resim-iş, müzik, özlük hakları vb.)

Sivil toplum örgütlerinin Türkiye’ye yansıması nasıldır sizce?
Örgütlenme insanların ihtiyaçlarından kaynaklanır. İnsanların ihtiyaçlarının farkında olabilmesi için belli bir bilince erişmesi, bu sorunlara ait çözüm arayışlarına girmesine bağlıdır. Ülkemizde bireyin kendi hak ve sorumluluklarını yeterince bilmediğinden genel anlamda yaşadığı ağır sorunlardan şikayet etmekten öte bir girişimde bulunmadıkları gerçeği göz ardı edilemez. Öncelikle bir ihtiyaç hissedilmelidir. Gelişen teknoloji bir yandan var olan alışkanlıkları değiştirirken öbür yandan bireyi tamamen yalnızlaştırmaktadır. Sonuçta yalnızlaşan insan hayata hep kendi gözünden kendi penceresinden bakmakla bencilleşmektedir. Ancak gelişmiş ülkelerde sivil toplum örgütleri sorunların dillendirilmesinde ve çözümünde etkin bir rol oynamaktadır. Bir insan, birden çok sivil toplum örgütü ve sendikalarda yer almanın, kendini ifade etmenin, çözüm üretmenin bir yaşama biçimi olduğunun farkına varmalıdır. Öte yandan bireyin ve toplumun gelişmesini yani kazanımlar elde etmesini istemeyen çevreler ellerinde bulundurdukları yasal yada yasal olmayan yöntemlerle engellenmektedir. Yani soran, sorgulayan, düşünüp, yorumlayan, karar veren düşündüğü ve inandığı biçimde yaşayan insanların çokluğu bazı çevreleri rahatsız etmektedir. Bu da insanların sivil toplum örgütlerinden uzak durmasının bir gerekçesidir.

Yorum Yapın