Cumhuriyet Halk Partisi 81 yaşında. Ülkeyi Mustafa Kemal’in önderliğinde işgalden kurtaran, Cumhuriyeti kuran, aydınlanma dönemini başlatan Türk ulusunun partisi…81. kuruluş yıldönümünde ülkemizin enköklü partisini CHP’nin en köklü, en önemli isimlerinden, temel taşlarından bir ulu çınarla, CHP Grup Başkanvekili, İstanbul Milletvekili Sayın Ali Topuz’la konuştuk.


Bu konuşmada CHP’nin ve ülkenin dününe, bugününe ve yarına ilişkin çok şey bulacaksınız. Kuşku yok ki, Sayın Ali Topuz’un söylediği her söz, ilkelerinden sapmadan, cesaretle, inançla, azimle, mücadeleyle geçen 54 yıllık aktif siyaset yaşamından damıtılmış değerler…
Derler ki, “insanoğlunu ihtiyarlatan geride bıraktığı yılların çokluğu değil, ideal yokluğudur.

Yıllar cildi buruşturur ama idealsizlik ruhu öldürür.”
Böyle baktığımızda Sayın Ali Topuz’un ak düşmüş saçlarına rağmen neden hiç yaşlanmadığını, gencecik delikanlılarda göremediğimiz coşkusunu, dinamizmini, ülkesine ve CHP’ye olan inançla donanmış mücadele azminin “sırrını” anlayabiliyoruz…
Konuşma kasetini çözümlerken, çoğu kez kendimizi dinlemeye kaptırıp, yazmayı unuttuğumuzu itiraf etmeliyiz!

…………………………………………….

*CHP, Cumhuriyetin ilanından önce kurulmuş, Türkiye’nin en köklü partisi. Partinin kuruluş öyküsünü anlatır mısınız?

Cumhuriyet Halk Partisi sıradan bir parti değildir. CHP, kuruluşu, ilkeleri ve amaçları itibariyle dünyada benzeri olmayan nitelikte bir partidir. Bizim partimiz bir direniş hareketinden oluşmuş, bu hareketin belli bir aşamasında partiye dönüşmüşür. Bu hareket düşmanı kovmuş, yeni bir devlet kurmuş ve aydınlanma dönemini başlatmış, Cumhuriyetin kurumlarını oluşturmuş, yepyeni bir siyasi felsefe ortaya koyarak bir büyük misyon tarif etmiştir. Partimizin gerisinde savaş, gözyaşı, şehit kanı ama aynı zamanda da yeni bir umut ve yaşama sevinci var. Müdafaa-i Hukuk hareketi bağımsızlığa, özgürlüğe ve çağdaşlığa yönelik bir başkaldırıdır. Cumhuriyet Halk Partisi bir halk hareketidir.
Şimdi şöyle düşünelim, Osmanlı Devleti işgal ediliyor. 1918 Mondros Mütarekesiyle Padişah teslim olmuş. Halk yorgun ve bezgin. Ama bu durumu içine sindiremeyen, bu duruma karşı duran,kabul edemeyen kadrolar Mustafa Kemal’in önderliğinde bir karşı duruş, bir direniş başlatıyor.

Direniş Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleriyle örgütleniyor. Bu cemiyetler ülkenin her tarafında çoğalıyor. Savaş zaferle noktalanıp, düşman yurttan atılınca 1923 yılının 9 Eylül’ünde şimdiki Cumhuriyet Halk Partisi, o dönem Halk Fırkası adıyla Mustafa Kemal’in başkanlığında kuruluyor. 50 ün sonra da Cumhuriyet ilan ediliyor.

Atatürk, Cumhurbaşkanı olunca İsmet İnönü Paşa’dan partiye vekaleten başkanlık yapmasını istiyor. Şimdi burası çok ilginç. İsmet Paşa, görevi alır almaz ülkedeki tüm Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerine bir genelge gönderiyor. Genelge “Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti Reisliğine” diye başlıyor ve şöyle devam ediyor: “Bu genelgeyi aldığınız günden itibaren cemiyetiniz Halk Fırkası’nın şubesi haline dönüşmüştür. Cemiyetin başkanı fırkanın oradaki başkanı, cemiyetin üyeleri Halk Fırkası’nın oradaki üyeleridir.” Düşünebiliyor musunuz, bir anda partinin tüm ülkedeki örgütleri, ülkesinin onurunu korumak, vatnını kurtarmak, düşmanı yurttan atmak için mücadele veren o kahramanların ellerine teslim ediliyor. Dünyanın hiçbir yerinde böyle örgütlenmiş başka parti yok.

* Bu günden işgal dönemine baktığımızda, o günkü koşulları karşılaştırırsak, benzerlikler ve farklılıklar nelerdir?

Bakalım ülke o zaman ne durumdaydı? Tek karar merci olan padişahın yönettiği Osmanlı Devleti parçalanma ve yok olma sürecinde. Ülke işgal edilmiş, gırtlağa kadar borç, ekonomiyi yabancılar ellerinde tutuyor, Duyun-u Mumiye ne derse o oluyor. Bu gün çok mesafe aldık. Buna kuşku yok. Ama bu gün de demokratik gücü elinde bulunduranlar bu güçlerini anti-demokratik olarak kullanabiliyorlar. Örneğin AKP hükümeti mecliste çoğunluğum var diye istediğini yapabileceğini düşünüyor ki, bu demokrasiye uygun bir düşünce tarzı değil. Epeyce mesafe almamıza karşın tam bir demokratik mekanizmayı tutturduğumuz söylenemez. Hilafet kalktı. Ama hilafetin örgütlediği veya hilafete güvenerek ortaya çıkan ne kadar softa, molla varsa bunlar kılık değiştirmiş bir şekilde toplumda var. Onların gücü hala var, belki de artarak var. 81 yıl önceki tehlike yine karşımızda duruyor.
Ekonomik anlamda da durum farklı değil. 81 yıl öncekine göre milli gelirimiz çok arttı. Bu gün fert başına düşen milli gelirimiz 2500 dolar civarında seyrediyor ama Avrupa ülkelerinde bu rakam 25000 dolar civarında seyrediyor. Dün Düyun-u Umumiye ne derse o oluyordu, bugün hükümet IMF’in söylediğinden bir adım dışarıya çıkamıyor. Bu konuda da hakettiğimiz yerde olduğumuzu söyleyemeyiz. Asrın başında ülkemiz Avrupa devletleri tarafından parçalanmak isteniyordu. Ama ülkenin aydınlarının tek güvendikleri güç Amerikan mandasıydı. Kurtuluş Savaşı sırasında mücadele eden, kahraman Türk kadını Halide Edip’in bile bunu savunduğunu biliyoruz. Bakıyoruz, aradan 81 yıl geçmiş. Yine birileri Türkiye’yi manda yamak istiyor ya da ülkeyi parçalamak istiyor. Duyun-u Umumiye yerine IMF, emperyalizmin adı Küreselleşme olmuş. Ambalaj şimdi daha şık! Ben kimin için küreselleşeceğim? Ezilerek küreselleşeceğim öyle mi?

Yani 81 yıl sonra geldiğimiz noktada 81 yıl önceki tehlikelere çok benzer tehlikelerle karşı karşıyayız. Yani 81 yıl öncesiyle bugün arasında ciddi paralellikler vardı ve 81 yıl sonra tarihin bir başka biçimde tekerrür ettiğini söylemek biraz sert bir değerlendirme olarak algılansa bile, yanlış değildir. Maalesef gerçek bu.

Demek ki biz bugün de bir takım ödevlerle, görevlerle karşı karşıyayız. 81 yıl önce çok ciddi sorunları yendik ama bu gün yine bir girdabın içindeyiz. Bu gün hepimiz silkinmek zorundayız. İktidardaki parti parlamentoda büyük bir çoğunluğa sahip. İstediğini yapabilecek durumda. AKP ikili bir siyaset izliyor. Dışarıya karşı çağdaş, içeriye karşı bağnaz. Bir yandan Avrupa Birliği diyor, bir yandan da kendi tabanını diri tutmak için her gün bir konu buluyor. Başörtüsü diyor, imam-hatipler diyor, zina diyor. Biliyorsunuz Erbakan “bu iş olacak. Kanlı mı olacak, kansız mı olacak?” demişti. Bunlar da sindire sindire yapalım diyor. Ben iddia ediyorum ki, 25 yıldan beri Türkiye, adım adım kazanılmış noktaların ötesine taşınarak devlet işgal edilmiştir. AKP iktidarı seçimle iş başına gelmiş bir karşı devrim iktidarıdır. Atatürk devrimlerinin aydınlanma hareketinin tam tersi bir harekettir. Bunun en bariz örneği Başbakanlık Müsteşarı Ömer Dinçer. Bu müsteşar kimdir? Hangi eğitimlerden geçmiştir? Cumhuriyet ve laiklik gibi konularda dün ne düşünüyordu? Bunları herkes biliyor. Bugün de aynı düşüncede olduğunu kendisi söylüyor zaten. Kendisinin tarif ettiği gibi, bu anlayış laikliği ve cumhuriyeti etkisizleştirdiği zaman, kendi egemenliklerini kurduğu zaman her istediklerini zaten yapacaklardır. Türkiye adım adım bu noktaya götürülmektedir. O zaman bugün Cumhuriyet Halk Partisi’nin cesur bir görevi vardır. Kuruluş felsefemizin, misyonumuzun farkında olmak ve buna uygun davranmak. Bu sorunlarla mücadele etmek tıpkı 81 yıl önce olduğu gibi bu gün de asli görevimizdir.


* CHP’nin muhalefetin en dinamik, en canlı yeri olan parlemontoda sözünü ettiğiniz görevi yerine getirebilmek adına çok başarılı işlere imza attığını biliyoruz. 1 Mart teskeresi bunarın en önemlilerinden biri. Keza Van olayı, Pamukova tren kazası, Kamu Yönetimleri Temel Yasa Tasarısı….bunlardan sadece bir kaçı. Peki başarıyla verilen bu mücadele sizce halka yeterince yansıyor mu?


Yansıdığını söylemek güç. Basının durumu ortada. Çok değerli gazetecilerimiz de var kuşkusuz onları tenzih ediyorum. Ama Irak teskeresi sırasına basının tavrını hatırlayın. Bazıları hariç hemen hepsi teskerenin çıkmasını istiyordu. Neden? Büyük çoğunluk o zenginliklerle içiçe çünkü. Tıpkı imparatorluğun son dönemlerindeki mütareke basını gibi. Hükümetin tavrını hatırlayın, savaş olgusu göz önüne alınmadan pazarlıklar yapılıyordu. Ya o teskere çıksaydı? Amerika Irak’ı işgal etmiş. 100.000 kişilik ordusu, tankları, teçhizatları süresi belli olmadan bizim topraklarımızda, Mehmetçik Irak bataklığında… Düşünebiliyor musunuz? O dönem o kadar büyük bir mücadele verdi partimiz. İnanın bu teskere olayı belki de 2. Dünya Savaşı’na girmemekten daha zordu. Ama Cumhuriyet Halk Partisi bunu başardı.

Kamu Yönetimleri Temel Yasa Tasarısı tartışmalarını hatırlayın. Ortalığı ayağa kaldırdık. Meclis grubumuzda 17 tane sivil toplum örgütü temsilcileriyle 15-20 gün süren toplantılar yaptık. 7 tane bölge toplantısına destek verdik. Ankara’daki 100.000 kişilik mitingte 41 milletvekilimizle –ki, üçü grup başkanvekilidir- en ön safta yürüdük. Bunlar birkaç örnek. Peki biz bunları anlatabiliyor muyuz? Yeterince anlatabildiğimizi düşünmüyorum. O zaman iş ağırlıklı olarak bize, örgütlerimize düşüyor. İlçe örgütlerimizin vatandaşla daha çok içiçe olup, birebir görüşerek bunları anlatması lazım. Evde, kahvede bunları anlatması lazım. Yoksa verilen mücadele orada kalır, unutulur.
“Kimse kusura bakmasın, böyle parti içi muhalefet olmaz.”

*Son günlerde çok konuşulan bir başka konu CHP içindeki muhalefet. Siz ‘muhalefeti’ nasıl değerlendiriyorsunuz?



Muhalefet bir partiyi diri tutar. Muhalefetin sesi yükselmelidir ama nasıl muhalefet? Partiyi küçültmeyen, kişilerle uğraşmayan, partinin önünü açmaya çalışan, zarar vermeyen, büyümesine katkı veren, partiyi canlı tutan, partiye fikir taşıyan bir muhalefete hasrettir bu parti. Ama “ne olursa olsun muhalefet yapalım. Kurultay zamanına kadar nasılsa bir genel başkan adayı buluruz.”anlayışıyla muhalefet yapılmaz. Kimse kusura bakmasın, muhalefet adam gibi olmalı. Muhalefet iktidardan daha sorumlu davranmalı. Çünkü muhalefet var olan görüşe aykırı görüş demek. Toplum önünde partinin olumsuz değerlendirilmesine yol açmamalı. Şimdi siz gazetelerde, televizyonlarda partinin aleyhinde konuşacaksınız, önünüze gelene hakaret edeceksiniz, partinin genel merkezinin önüne bir avuç adamı toplayıp, “o istifa, bu istifa” diye bağırtacaksınız ve bunun adı muhalefet olacak öyle mi? Böyle olmaz. CHP’deki muhalefeti bu düzeye indirmeye kimsenin hakkı yok.

Şimdi bakın, çok ciddi muhalefet olmuştur bu partide geçmiş dönemlerde. 60’larda, 70’lerde bu parti kabuk değiştirdi, çok önemli isimler geride kaldı. O mücadele içinde biz de önce muhalefet olduk, sonra iktidar olduk. Bize de muhalefet oldu. Ama, kimsenin hukuku çiğnenmedi, parti yıpratılmadı. Kongreleri biz kazandığımız, o arkadaşlarımız bize gelirler, tebrik ederler, “göreve hazırız” derlerdi. Anlayış oydu. Kazananı tebrik etmek, “emrinizdeyiz” demek. Parti böyle büyür. CHP o dönemlerde %27’lerden %45’lere böyle geldi. Tüm bunlardan örnek alacağız. Birbirimizi sevip sayarak yapacağız işimizi. Bir düşünceye hep birlikte inanıyoruz diye bir partinin içindeyiz. Bizim farklılıklarımız ideolojik olarak nüans farklılıklarıdır ancak. Dolayısıyla birbirimizi yıpratmakla bir yere varamayız. Bir partinin başarası için, parti içi demokrasi mutlak olarak işlemelidir. Parti yönetimi adaletli olmalı varsa parti içi muhalefet de sorumlu davranmalıdır.

“Demokratik ülkelerde ordunun görevi sınırlıdır.”


Ülkemizin birtakım aydınları, laik-demokratik Cumhuriyete inanmış, bu sistemi özümsemiş insanları uzun yıllardır belli bir vurdumdaymazlık içindedirler. Nedir bu vurdumduymazlık?
Bugün 81. yılındaki Cumhuriyet felsefesinin, 81 yıllık kazanımlarımızın zaman içinde adım adım eriyebileceğini, bu sisteme karşı güçlerin zaman içinde ortaya çıkıp Cumhuriyete karşı tavır alabileceklerini, bunu başarabilmek için uluslar arası dayanışma içinde büyük mesafeler kazanabileceklerini görmezden geldiler. Hep söylenen bir şey vardı: “Bir şey olmaz canım! Laik-demokratik cumhuriyete karşı çıkanların yüzdesi taş çatlasın 3’tür, 5’tir.” Bu bakış açısıyla bir uykuya yatıldı. “Nasılsa bu olumsuzlukları Türk Silahlı Kuvvetleri önler” diye düşünüldü. Atatürk böyle düşünseydi partiyi kurmazdı. Kendisi en büyük askerdi ama arkadaşlarına “ya askerliği tercih edeceksiniz, ya orduyu…” dedi. Ordumuz kuşku yok ki, dünyanın sayılı ordularındandır. Ordumuzun vatan sevgisi, laik-demokratik cumhuriyete bağlılığı tartışılmaz ama demokratik ülkelerde ordunun görevi sınırlıdır. Siz kendi yapacağınız işi ordudan beklerseniz, demokrasiyi özümsemiş olamassınız.

ALİ TOPUZ’DAN ANILAR


“İmar komisyonu bir belediyenin namusudur. Bu namusu sana teslim ediyorum.”
1968 seçimlerinden sonra belediye meclis üyesi seçilince, belediye meclisinde tek mimar olduğum için İl Başkanım ( Necdet Uğur’du o zamanlar) imar komisyonu başkanlığı görevini bana verdi. O sırada Galatasaray’da mimarlık bürom var. İşlerim de iyi. İlk iş olarak büroyu tasviye ettim. Belediye meclis üyesiyim, imar komisyonu başkanıyım. İşler bana gelecek. Haklı olarak aldığım işler bile tartışma konusu olacak. Hemen kapattım büroyu. Göreve başlamadan önce beni çağırdı Necdet Bey. “Ali Bey” dedi, “imar komisyonu başkanlığı bir belediyenin namusudur. Bu namusu sana teslim ediyorum.”

“Selam satılır.” Belediyeye girip çıkarken kimseyle selamlaşmayacaksın, başın önünde gireceksin, başın önünde çıkacaksın.” “Olur mu Necdet Bey öyle şey” dedim, “olur, olur. Verdiğin selamı satarlar yoksa. Seninle selamlaşırlar, sonra adamın birine derler ki, benim aram iyi imar komisyonu başkanıyla. Senin işini hallederiz hiç merak etme! Para alırlar, yarısını sana verdiklerini söylerler. Sen beni dinle. Başın önünde gir belediyeye, başın önünde çık. Selam satılır.!

ALİ TOPUZ’DAN GENÇ SİYASETÇİLERE ÖĞÜTLER…



• Partide etkin olabileceğiniz bir noktaya gelmek isteyebilirsiniz. Bu iyi bir duygudur. Zaten bu duyguyu yaşarsanız motivasyonunuz da yüksek olur. Ama benim tavsiyem çalışın, ter akıtın, efor sarfedin. Emek sarfetmeden bir yere talip olmayın. Terleyeceksiniz. Bunun başka yolu yok. O zaman karşılığını alacaksınız. Bu partide kimsenin hakkı kalmaz.
• Verdiğiniz emek kadar sindire sindire yükselin. Unutmayın asansörle çıkanlar, asansörle inerler. 54 yıllık siyaset yaşamımda böylelerini çok gördüm.
• Kendi kendinize kaldığınızda düşünün: “Acaba talep ettiğim bu yerin gereklerini yerine getirebilir miyim?” Üç kere yutkunup düşünürseniz ve vicdanlı bir insansanız hele, varsa eksiklerinizi görür ve tamamlarsınız. O zaman zaten çevreniz sizi bir yere getir.
• Haketmediğinizi düşündüğünüz görevlere talip olmayın. Yapamassınız, mahçup olursunuz.

• Talep ettiğiniz gvrevi zamanından önce açıklamayın. Bunun ne size, ne partiye bir yaarı yoktur. Aksine zararı olur.

• Hizmetin yerinden çok, hizmetin kendisinin önemli olduğuna inanın. Unutmayın ki, görevini eksiksiz yapan bi halle çöpçüsü, görevini yanlış yapan cumhurbaşkanından daha değerlidir.

• Benim siyaset felsefesi olarak inandığım bir şey var: Eğer benim gibi düşünen biri varsa, varsın benim düşüncemi ortaya koyma şerefi ona ait olsun. Çünkü o zaman benim düşüncemi bir kişi daha paylaşıyor demektir. Tamamını kendimizin yaptığı bir işin bile bir kısmını başkaları yapmış gibi sunabiliyorsak, işin onurunu, şerefini paylaşmayı biliyorsak; böylece insanları kazanabiliyorsak, işte parti içinde o zaman sevgi, saygı ve güven oluşur. Parti o zaman dışa döner.

• Siyaseti kendi geçiminizi sağlayacak bir iş olarak görmeden, halkın geçimini sağlayacak bir işe nasıl katkıda bulunurum anlayışıyla yapın. Ancak bu şekilde önemli noktalara gelirsiniz. Kendinize dönük, kendi lehinize yapacağınız her şey bir gün büyük bir fatura olarak karşınıza çıkar ve başarısızlığınızın nedeni olur.

Yorum Yapın